GÜLBANG

SOSYAL DEĞERLERİN AYDINLATTIĞI MİLLET VE DEVLET KAVRAMI İsmail G

Kategori: Makale

                                                                     Nagehan ol şara vardım

                                                                      Ol şarı yapılır buldum

                                                                    Ben dahi yapılır oldum

                                                                    Taş u toprak arasında

                                                                        Hacı Bayram-ı Veli

 

Millet Harcı ve Türk Kimliği

 

İlber Ortaylı “Türklük bedeli ağır ödenen bir kimlik olmuştur” der. Ona göre Türk milli kimliğini dil ve din örer. Ama bu ikisinden daha önemli bir unsur varsa o da ortak tarihi mukadderattır. Çilesi, sevinci ve gururu ile yaşanmış olan büyük bir tarihtir. Tarihte Müslüman olmak ve sonradan Türkçe öğrenmek dahi Türk olmak için yeterlidir. Şecere araştırma hastalığı ve hatta imkânı olmadığından insanların kendini nasıl kabul ettiği ve takdimi önemlidir. Türkiye tarihinde Balkanların, Kafkasların Türkçe konuşmayan unsurları bile dinlerinden dolayı Türk olarak kahır çekmiş, yerinden yurdundan olmuş; son yüz elli yıllık trajediyi birlikte yaşamıştır. Girit Adası’nın Müslüman Helence konuşan halkı, Türk diye katliama uğramış; Pomak köyleri, faşist Bulgar idaresinin zulmüne Türk köylerinden fazla maruz kalmıştır. Türk vatanına ve milletine yönelen hasmâne hareketler kimsenin etnik kökenini araştırmaz.

Bosna-Sırp savaşında aynı etnik kökene sahip oldukları halde, Sırplar, Bosnalı askerler için “Türkler geldi” diye konuşmaktadırlar. Yine bugün Mısır’da, Suriye’de, Yemen’de, Açe’de ve Osmanlı coğrafyasının Müslüman unsurları arasında, birçok kişi atalarının Türk olduğunu, Türklerle gönül bağı bulunduğunu söylerler. Osmanlı coğrafyasındaki bu gönül bağının temelinde, “değerler bütünleşmesi” denilen adalet, eşitlik, kalkınma, ortak sembolleri paylaşma, arzu edilen ve edilmeyen değerlere ulaşma ya da benzerleri çoğaltma süreci vardır. Millet olmanın temelinde de bu unsurlar yer almaktadır.

Millet tanımlamalarında, dil, din, ırk, tarih, kültür, coğrafya gibi objektif unsurlar ve kaderde kıvançta ve tasada ortaklık, birlikte yaşama arzusu, menfaat birliği gibi sübjektif unsurlar esas alınmaktadır. Anayasamızda da subjektif milliyetçilik anlayışı esas alınmıştır. Buna göre, “zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan; beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden meydana gelen cemiyete millet namı verilir.” Anayasa’nın başlangıç bölümünde, “topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ortak” olduğu vurgulanmıştır. Anayasa’da objektif unsurlardan dil birliği ve coğrafya birliğine de vurgu yapılmıştır.

Anayasa’da vurgulanan subjektif unsurların bugün gerçekleşip gerçekleşmediği tartışmalıdır. Anayasa’da yer alması, onun gerçekleşmesi için yeterli değildir. Bu unsurların kamu vicdanında bir yer teşkil etmesi, bir referans bulması ile gerçekleşebileceği açıktır. Burada temel sorun, toplumun değer yargılarının, kültürünün hayata geçirilmesi noktasında adalet ve erdem temeline yaslanmayan kurgusal söylem sorunudur. Esasında binlerce yılın birikimiyle oluşmuş dirlikli yapısı, töresi, erdemleriyle var olan bir toplumun oryantalist bir yaklaşımla kültürel kodlarıyla oynanarak yeniden kurgulanması çatışma doğurmaktadır. Toplumun kültürel zemininde var olan adalet ve erdem anlayışının temel alınmayışı, insanların “kemalat-ı insaniyelerini tamamlamaları” konusunda devletin sorumsuz davranması, hatta engelleyici olması, sosyal bütünlüğün sağlanmasındaki başarısızlığın temel nedenidir. Cevdet Paşa, insan cemiyetlerinin, “kemalât-ı insâniyelerini” tamamlamalarının devlet sayesinde mümkün olabileceğini belirtmektedir. Farabi ve onun takipçisi olan Gülşenî de, devletin görevleri arasında “ahlakı tamamlamak” ve “insanın mutluluğa (saadet) erişmesini sağlamak” hususunu zikreder. Yusuf Has Hacib’de bu şöyle dile getirilmiştir: “İnsanlara huzur ve rahat sağlayacak bir nizam kur; sana hayır dua etsinler”

Bütün siyasetnamelerde vurgulanan “devletin küfürle devam etse bile zulümle devam edemeyeceği” ilkesi, sosyal bütünleşmenin temel argümanıdır. Osmanlı Devleti’nin İslam Hukuku esaslarına göre, topraklarında yaşayan toplulukları din ya da mezhep esasına göre örgütleyerek yönetme biçimine “millet sistemi” denmekteydi. Osmanlı’nın farklı din ve etnik grupları yüzlerce yıl idaresi altında huzurlu bir şekilde yönetmesi, ayrım yapmaksızın bütün insanlara adalet ilkesini hakça uygulamasıyla mümkün olmuştur. “..ve senin gölgende / kamu mezhepler dinler / korunsun haşredek..”

Laiklik, kamu hukukunda, farklı din ve inanışlarda olan insanların barışçı bir ortamda, inanç ve uygulamalarında hiçbir kısıtlama olmaksızın özgürce yaşamaları ve bunun devlet güvencesi altında olduğu anlamına gelmektedir. Osmanlı millet sisteminde Batı’da olduğu gibi din ve mezhep/inanç savaşlarının olmaması, kamu mezhep ve inanışların devlet nezdinde korunması ve yüce tutulması, modern anlamda laiklik prensibinin ideal anlamda uygulandığını göstermektedir. Öte yandan bu uygulama, tabiattaki farklı unsurların ahenkli bir şekilde tanzimi anlamına gelen adalet ilkesinin fıtrata uygun olarak, sosyal hayata yansımasıdır.

Dolayısıyla, millet tanımında esas alınması gereken, tarihsel süreçte oluşan, düne kadar insanları bir ve beraber tutmada temel referans teşkil eden sosyal değerler ve onun zeminini oluşturan kültür olmalıdır. Değerler etrafında bütünleşmede önemli bir yeri olan ahlak öğretisinin toplumun birlikte yaşama arzusunun oluşmasında temel referans olduğu da unutulmamalıdır. Seküler pozitivist bir yaklaşımın hâkim olduğu oryantalist bakışla değerler etrafında bütünleşme sağlanması mümkün değildir. Bu yöntemle belki Amerika, Avusturalya gibi sonradan bir araya gelmiş, ortak sosyal değerlerle yoğrulmuş tarihsel bir alt yapısı olmayan ülkelerde fonksiyonel bütünleşme sağlanabilir. (Bu ülkelerde de elektriklerin kesilmemesine dikkat etmek gerekiyor.)

Toplum kültürümüz çatışma ve çekişme felsefesini reddetmektedir. Batı düşüncesinin çatışma üzerine kurulu olduğu, pagan (çok tanrılı) inançlarından beslendiği; dolayısıyla çatışmanın Batının hakim kültürü olduğu bilinen bir gerçektir. İslam düşüncesi, teklik sıfatının İlahi olana ait olduğunu; İlahi olan dışındaki her şeyin çeşitlilik, çoğulculuk ve farklılık üzerine kurulduğunu beyan eder. Adalet anlayışında olduğu gibi bu, varoluşsal bir yasadır. Çoğulculuk ve farklılık esas alınmış; bir uzlaşma kültürü doğmuştur. “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü”. Dolayısıyla, siyasetin var olan bu uzlaşma kültürünün üzerine bina edilmesi, günümüzdeki birçok çatışmaların önlenmesini sağlayacaktır. Toplumdaki çeşitli unsurların tabi olmalarının sağlanabileceği üst kimlik, dolayısıyla Türk kimliği, Türk’ün erdemlerinin yansıdığı ve insanların zorlamayla değil severek dâhil olabileceği bir kimlik olarak ortaya konmalıdır.

 

Devlet Millet İlişkisi yahut Adalet ve Erdem

 

Sadık Kemal Tural kültürümüzün bütünleştiricisi olarak üç unsura dikkatimizi çeker: Bunlar, “Allah” kavramı, “insan” kavramı ve “devlet” kavramıdır. Her biri başlı başına milleti oluşturan kültürel arka plan olarak üzerinde durulması gereken bu verilerden sadece devlet anlayışını yansıtan adalet üzerinde duralım. Çünkü devlet, bu topraklarda milletten hiç ayrı düşünülmemiştir. Devlet-millet beraberliği, milletimizin ortak şuurunda “Allah devlete millete zeval vermesin” şeklinde tezahür eder.

Adalet, ferdî ve içtimaî yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine uygun yaşamayı sağlayan ahlakî erdemdir. Sözlük anlamıyla, “davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak” gibi manalara gelen bir masdar isimdir. Aynı kökten gelen “adl” kelimesi, sıfat olarak kullanıldığında “adil” ile eş anlamlı olup aynı zamanda Allah’ın isimlerinden (Esma-i Hüsna) biridir.

 Adalet, başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeyen istikrarlı bir doğruluk ve ahlak kanununa itaatla gerçekleşen ruhi denge ve ahlaki kemaldir. İslam düşüncesinde, kâinatın her alanında var olduğu kabul edilen nizam, toplumsal düzende de aranmış ve cemiyetin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi, İbni Sina’nın deyişiyle “kanun ve adalet ilkelerine uygun düzenlenmesine” bağlanmıştır. İnsanın fizyolojik ve fizyonomik yapısındaki uyum, ahenk ve estetik görünümden, atomlardan yıldızlara kadar evrenin işleyişindeki ahenk adalet kavramıyla açıklanmaktadır.  Bu yönüyle adalet, evrensel tabii düzenin beşeri ilişkilere bir yansıması olup, sistemli bir bütündür. Adaletten en küçük sapma, bir nevi kıyamettir.

Milletin dirlikli yapısını temsil eden devletin temel dayanağı adalettir. Evrendeki ahenge dayalı adalet anlayışından hareketle Sühreverdi, siyaset usulünü açıklarken, yöneticinin karakteristiklerini tabiat ögeleriyle eşleştirmiştir. Buna göre, yönetici, yağmur, güneş, ay, rüzgâr, ateş, su, yeryüzü ve ölüme benzemelidir. Örneğin ay, tam göründüğü (dolunay) gecelerde ışığı cihana yayılıp nasıl aydınlatıyorsa, devlet başkanı da cömert ve feyizli ışıklarını (adalet ve keremini) her zümreye yaymalı; hiçbir kişiyi bu adalet kamerinin berrak aydınlığından mahrum bırakmamalıdır.

          Kutadgu Bilig’te ise aynı düşünceden hareketle devlet güneşe benzetilmiştir: Güneş dünya için ne kadar gerekli ve ebedi bir nesne ise, devlet de halk için o ölçüde gerekli bir sosyal kurumdur.  Devlet başkanına “Gündoğdu” adının verilmesi, devletin vasıfları ile alakalı bir takım ipuçlarını da vermektedir: “Güneşe bak küçülmez, bütünlüğünü daima muhafaza eder; parlaklığı hep aynı şekilde kuvvetlidir. Benim tabiatım da ona benzer; doğruluk ile doludur ve hiçbir vakit eksilmez”.

Çağdaş siyaset biliminin devlet tanımında, devletin temel unsurları arasında yer alan iktidar ya da hakimiyet kavramı, Türk devlet geleneğinde ancak yardımcı unsur olarak görülmekte; devletin temeli “töre” ile vücut bulmaktadır. Siyaset biliminin ana konularından olan egemenliğin kaynağı problemine Türk devlet geleneğinde rastlanmamaktadır,  çünkü Türk devletinin temeli töreye dayanır. Türk Hakanı, Yüce Tanrı’dan “kut” alır, böylece egemenliğe sahip olur. Ancak iktidarı mutlak değil, töreyle sınırlıdır. Başka bir deyişle iktidarın meşruiyeti, töreye uyduğu sürece devam eder, yoksa “kut” çekilir. Kut, bir anlamda layık olma erdemidir. Yani devlet ya da yönetici, törel değerlere uygunluğu ölçüsünde meşruiyetini koruyacaktır.

İslam tarihinde de sonraki siyasi uygulamalara örnek teşkil eden Asr-ı Saadet döneminde devletin toplumdan bağımsız, soyut ve baskın bir varlığa sahip olması gerek anlayış, gerekse uygulamada söz konusu değildir. Türk devlet geleneğinde törenin uygulayıcısı olan devlet; İslam geleneğinde inanç sisteminin belirlediği ahlaki ve sosyal idealleri gerçekleştirecek bir araç olarak görülmüştür Dolayısıyla, meşru devlet/yönetim, halkın değer yargılarına yaslanan, halkın denetimine açık, töreyi yürüten, adaleti tesis ve tevzi eden bir yapılanmadır. Cahit Tanyol’un ifadesiyle “Anadolu halkı devlet deyince adaleti hakça bölüştüren devleti anlıyordu”

İmam Ebu Yusuf, yöneticilerin devlet işlerinde adil davranmalarının Allah’a karşı sorumluluklarının gereği olduğunu vurgulamıştır. Buradan hareketle, halka karşı görevler yerine getirilirken hakkaniyetle hareket edilmesini; halkın refah ve saadeti için adaletin en iyi şekilde icrasını; zulmedilmemesini ve halkın işlerini görürken hatır-gönül gözetilmeksizin, hakça en yüksek ihtimamın gösterilmesini ister. İmam-ı Azam, halkın her durumda zalim yöneticiye karşı sesini yükseltmesini, yanlışlıkları söylemesini gerekli buluyor; hatta zalim bir iktidarın yıkılmasını zorunlu görüyordu.

Gazali, yöneticide öncelikle dört vasfın bulunmasını ister: Adalet, akıl, sabır, haya. Yönetici, dört şeyden de sakınmalıdır: Haset, kibir, kin, cimrilik. “Yönetici sade olmalı, arkadaşları güneşte iken gölgede oturmamalı, halkına şefkatli davranmalıdır. Gazali, halkın devlet yöneticilerini uyarma ve direnme hakkı olduğunu savunmuştur. Halk dört biçimde devleti yönetenleri uyarabilir: Kötülük yapan yöneticiye yaptığı işin kötülük olduğu anlatılabilir; öğüt verilebilir; sözle hakaret edilebilir; zorla hak alınarak suçunun cezası verilebilir.

Gerek İslam düşüncesini oluşturan kaynaklarda, gerekse İslam öncesi Türk devlet geleneğini yansıtan referanslarda (yazıtlar, destanlar, vb.) devletin varlık nedeninin adaletin gerçekleştirilmesi olduğu; meşruiyetin ancak halkın inanç sistemine ve törel değerlerine (örf) dayanmakla sağlanabileceği görülmektedir. Eski Türk devlet geleneği ile İslami geleneğin mezcedilmesiyle ortaya çıkan siyasetnamelerde de bu hususlar vurgulanmıştır. Tarihimizdeki yönetim pratikleri de meşruiyet-adalet ilişkisini yansıtan uygulamalar olmuştur.

Sonuç olarak, Hacı Bayram-ı Veli’nin girişte alıntıladığımız dörtlüğünde özetlediği gibi, milletimiz belki bin yılın birikimiyle şuurlu olarak mensubiyet duygusuyla dahil olabileceği bir yapıyı, sosyal değerleriyle örerek kurmuştur. Millet, ortak sosyal değerlerin geçerli olduğu, bir selamla bin yıllık tanış olunan bir coğrafyada oluşmuş dirlikli bir yapının adıdır. O bir medeniyet coğrafyasıdır. Selam olsun o medeniyetin ortak değerlerle donanmış erlerine ve erenlerine.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Alkan, Haluk, (1994). Karşılaştırmalı Olarak İslam Siyasi Düşüncesinde Otorite Kavramı, İÜ. SBE. Siyaset ve Sosyal Bilimler Anabilim Dalı Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.

Çağırıcı, Mustafa, (1988). “Adalet” Maddesi, İslam Ansiklopedisi, 1. Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 1988, ss:341-343.

Davutoğlu, Ahmet, (1994). “Devlet” Maddesi, İslam Ansiklopedisi, 9. Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul 1994, ss:234-240.

Demir, Remzi, (2005), Philosophia Ottomanica: Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Türk Felsefesi 1. Cilt, Lotus Yayınevi, Ankara.

Eryılmaz, Bilal, (1992). Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi, Ağaç Yayıncılık, İstanbul

Fendoğlu, Hasan Tahsin, (1992). “11. ve 12. Yüzyılda Ortadoğu’nun Siyasi Yapısı İçinde Ebu Hamid Gazali ve Devlet Felsefesi”, Türkiye Günlüğü, sayı 20, ss. 107-117.

Meriç, Ümid, (1975). Cevdet Paşa’nın Cemiyet ve Devlet Görüşü, Ötüken Yay., İstanbul

Ortaylı, İlber, (1998). “Millet Kimliği Üzerine”, Türkiye Günlüğü, Sayı:50, ss:5-8

Özbudun, Ergun, (1992). Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayıncılık, Ankara

Sühreverdi, Ebu’n Necib, Yönetenlerin Yönetimi, (Çev.) Nahifi Mehmed Efendi, Tercüman 1001 Temel Eser, No:80, İstanbul.

Tanyol, Cahit, (2004). Kuruluş ve Fetih Destanı, Pozitif Yayınları, İstanbul.

Tural, Sadık, (1988). Kültürel Kimlik Üzerine Düşünceler, Kültür ve Turizm Bak.Yay. Ank.

Yusuf Has Hacib, (1991). Kutadgu Bilig, (çev.) R. Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara

 

 

10:52 - 3/4/2006 - yorum {1} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda
Dostlar güzel gözlerini ekrana düşürsünler ki bizde kendimizi görelim.
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Gülbang Sipesifik Sayıları
Kategoriler
Son Yazılar
- TAŞ-KUŞ, BAŞ VE YAŞ Hasan EJDERHA
- AĞARAN Mustafa Alper TAŞ
- KİTABA ÇAĞRI SINAVINDA İNSAN Duran BOZ
- [TAVSİYE] Şiir ve Mekân Beşir AYVAZOĞLU
- HALKIN TERÖR KARŞISINDAKİ DERİN SÜKUTU Ali YURTGEZEN
- EYVAH! TÜRKLER KÜRESEL AKTÖR OLUYORLAR. M.CELAL
- SENET Hasan EJDERHA
- BİR AHLAKÎ ERDEM OLARAK ADALET YAHUT İSM-İ ADL’İN İNSANDA
- ROMAN NE ANLATIR Hasan EJDERHA
- ÖMER HAYYAM Hasan EJDERHA
- HİCAZ YOLUNDA 'TERKİB' BULMAK Ali YURTGEZEN
- İSTANBUL'U AÇ GÜLZÂR YAP Ali YURTGEZEN
- EVLİLİK BİLİMİ ÖLDÜRÜR MÜ? M.Celal
- YANAN OCAK M.Alper TAŞ
- KUZU OLDUM MELEDİM ARDIN SIRA Mehmet MUHARREMOĞLU
- DEĞERLER ÂSİTÂNESİ: İSTANBUL İsmail GÖKTÜRK
- ŞİİR RESMİ Hasan EJDERHA
- KIŞ YOLCUSU M.Alper TAŞ
- KİTAP VE DİL Ahmet Doğan İLBEY
- BÜTÜN YOLLAR SANA ÇIKIYOR Sebahattin ÇELEBİ
Arkadaşlarım
gokyuzudergisi
bloglist
veinsan
derinedebiyat