| GÜLBANG |
DEĞERLER ÂSİTÂNESİ: İSTANBUL İsmail GÖKTÜRK Mumsuz baldır şeriat / Turtsuz yağdır tarikat Dost içün balı yağa / Pes niçün katmayalar Yunus Emre Şehri İnşa Eden İdrak ve Sosyal Arka Plan Toplumsal yapılar, toplumun inanç sistemi ve onun ürettiği kültürün tezahürüdür. Mimari, estetik, sosyal hayatın devamı için oluşturulan kurumlar, çevre ve siyasal düzene kadar ulaşan bütün birimler bir etkileşim ve uyum içindedir. Sosyal bütünlük içinde bir sistem özelliği gösteren yapılar birbirini üretmektedirler. Onun içindir ki Batı ile Doğu arasında insan anlayışından, değerler farklılığından kaynaklanan çok bariz bir ayrılık vardır. İnsanları farklı sosyal çevreler ve cemiyetler oluşturmaya sevk eden sebebin “gâye” olduğunu söyler Fârâbi. Toplumların veya onları yönlendirenlerin gayeleri veya ideolojileri cemiyetleri farklılaştırmıştır. Bir siyasi güç örgütlenmesi olarak devlet, toplumun inanç sisteminin belirlediği ahlakî ve sosyal idealleri gerçekleştirmek için oluşturulan bir araçtır. İlk İslâm devleti, Hz. Peygamber’in kurduğu “Medine”dir. Bu devlet, İslam inanç ve ahlakına dayanan, siyasal anlamda kendisine bağlı olan her insanın mutluluğunu ve emniyetini sağlayan ideal devlettir. Fârâbi ideal devletini geliştirirken, Medine’yi esas almış ve “medinetül fâzıla” demiştir. Ona göre cemiyet hayatını tanzim etmede iki unsur öne çıkmaktadır: Sevgi ve adalet. Müslüman toplumların oluşturduğu sosyal yapılar ve özellikle şehirlerin de kökeninde iki unsur hâkimdir: Şeriat ve tarikat, yani adalet ve sevgi. Her toplumun kendi değerlerinden ve kültürel dinamiklerinden hareketle cemiyetlerini inşa ettikleri dönem sona erip, modernleşme adıyla bilinen Batı’nın hegemon süreci başlayınca her şey tersyüz olmuştur. “Dünyanın büyüsünün çözülmesi” olarak adlandırılan bu süreçte, insan seküler bir dünya algılamasıyla hayatın anlamını ve kozmik alemle olan rabıtasını kaybetmiştir. Devletler, Fârâbi’nin dediği gibi toplumların gâyeleri etrafında değil, hegemon güçlerin dayatmaları ve onların oluşturdukları değerlerle yeniden üretilmiştir. Ulus devletler böyle bir sürecin ürünüdür. Modern milletlerarası sistemle bütünleşmenin başka yolu kalmamıştır. Ülkemiz de bu süreçte “devletini arayan millet” değil, “milletini arayan devlet” olarak yeniden yapılandırılmıştır. Bugünkü siyaset analizlerinde Gramsci ve izleyicilerinin kullandığı hegemonya kavramı bilindiği gibi, egemen bir sınıfın kendi değer ve inançlarını toplumun diğer kesimlerine dayatmak için toplumsallaşma aygıtlarından yararlanma yeteneklerini ifade için kullanılmıştır. Yani siyasal sosyalleşme dediğimiz, egemenlerin iktidarını toplumda meşrulaştırmak için kullandıkları her türlü araç ve söylem. Zira sadece baskı ve güce dayanan bir otorite toplumsal meşruluk kazanmadan ilânihaye sürüp gidemez. Aynı zamanda bir medeniyet değiştirme süreci olan ulus devlet kurma sürecinde, Osmanlı’da en mütekâmil haline gelmiş, incelmiş medeniyet değerleri ayıklanarak, taşra kültürüne yönelindiğini görüyoruz. Halk tarzı şiir, el sanatları, köylü folkloru ideal değerler olarak yüceltilirken, bunlarla hiçbir bağlantısı olmayan batılı hayat tarzı da medeniyet değiştirme olarak dayatılmıştır. Bu süreçte taşra değerleri, incelmiş üslubunu kaybederek kaba haliyle müzelik antika konumuna düşmüştür. Yaşanılan hayatı inşa eden tamamen Batılı değerlerdir. Toplum kültürü adeta belirli törenlerde turistlere göstermek için korunan antika figürlere indirgenmiştir. Bu süreç, insanların toplumsal hayata adeta içgüdüsel olarak katıldığı yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir. Ülkemiz bugün, aynı değerler etrafında aynı amaçlara yürüyen bir millet görüntüsü içinde değildir. Sosyal güven anketlerinde, ülkemizde sosyal güven diğer ülkelere kıyasla çok düşük seviyededir. (Türkiye’de % 6,5; örneğin Japonya’da bu oran % 40 civarındadır). Kitle iletişim araçlarının, organik aydınların, sinemanın, tiyatronun, edebi ürünlerin, Althusser’in deyişiyle “devletin ideolojik aygıtlarının” hegemonya oluşturmak için dayattığı popüler kültür, bir kimlik bölünmesini beraberinde getirmiştir. Tatmin edici bir üst kimlik tanımı bulamayan alt kültür grupları ulus devletlerin oluşum sürecinde inşa edilen ve insanların ilkel tabiatlarına vurgu yapan kimlikleri, farklı isim ve versiyonlarla yeniden üretme çabasına girmiştir. Bugün Batı’nın hegemonik söylemi dünyada iflas etmiş ve adeta başa dönülmüş; ülkemizde ve dünyada yeni arayışlar zorunlu olarak gündeme gelmiştir. Dünyanın geldiği nokta, bize bir medeniyet duruşunu zorunlu kılmaktadır. Batılılaşma macerasının toplumlar için görüntüsü, aynada yansıyan benliği ile (ötekileştirilmiş kimlik) sahici benliği arasındaki tutarsızlığın çatışmaya dönüşmesidir. Küreselleşmenin etkisiyle, sahte benliklerin verdiği rahatsızlıklar gün yüzüne çıkmıştır. “İstanbul’un Milliyetçiliği” Mümtaz’er Türköne’nin Zaman gazetesinde değişik tarihlerde yazdığı yazılar (“İstanbul”, “Türk ve Kürt Kimlikleri”, İstanbul’un Milliyetçiliği”) yeni argümanlarla konuya yaklaşmamıza imkân sağlıyor. Özetlersek hoca bu yazılarda, ırkçılığın bu topraklarda imkânsızlığını, Ankara’nın tek tip insan üretme anlayışının Diyarbakır’ı doğurduğunu, etnik sorunlarla uğraşan her ülkenin aslında bir Ankarası ve Diyarbakır’ı olduğunu, bunun karşısına dünyaya geniş bir ufuktan bakmamızı zorlayan İstanbul’un bir alternatif olabileceğini söylüyor. Perspektifi biraz genişlettiğimiz zaman İstanbul’u bir evrensel değer haline getiren medeniyeti göreceğimiz kesin. İstanbul’un temsil ettiği medeniyetçilik demek daha doğru bir tanımlama olur belki. Burada başa dönerek İstanbul’un aslında neyi temsil ettiğine ve neden alternatif olduğuna bakmak gerekiyor. İstanbul, Sorokin’in ifadesiyle, sosyal değerler etrafında bütünleşmiş süper toplumun bir örneğidir. İstanbul’u değerli kılan, İstanbul’u açıp gülzar yapanların onu yeniden yapılandırırken temel aldığı değerlerin insani ölçekli olması, insanı merkez alması, adalet ve sevgi etrafında yapılandırmış olması ve nihayetinde toplumun değer yargılarıyla şehrin değer yargılarının örtüşüyor olmasıdır. Fârâbi’nin sevgi ve adalet dediği kurumsallaşmış yapının ince ince işlediği medeni ilişkiler İstanbul’u doğurdu. İstanbul insanı parçalara ayırıp yabancılaştırmıyordu. Dünyevî olan, uhrevî olan ayırımı yoktu. Hafızlar yirmidört saat Kur’an tilaveti yaparken, Buharihanlar da Sahih-i Buhari okurlardı. (Sakarya savaşı sırasında Mustafa Kemal’in emriyle Şeyh Ahmet es Sunûsî tarafından Buhari hatmi yapılmıştı. Ayrıca, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açılışı öncesi Mustafa Kemal, Kur’an-ı Kerim’le beraber Buhari hatimlerinin yapılmasını da istemişti). Kur’an ve sünnet toplumun şaşmaz ölçüleriydi. Tasavvuf ise insanı koruyan, onu aşkın değerlerle donatıp yücelten, Allah’ın halifesi sıfatını taşıyabilecek konuma getiren yöntemdi. Tasavvuf aynı zamanda toplumsal ahlâkın üretildiği merkezdi. Sanat ve estetiğin mektebiydi. Musikinin ruhun sesi haline geldiği mekândı. Mahalle, sosyal bütünleşme örneğiydi. Merkezde bir cami, etrafında külliyeler, çarşılar ve oradan sokaklara açılırdı hayat. Sokaklar çıkmaz sokaklardır genellikle. Evler avlu duvarıyla mahremiyetini kapatırdı dış dünyaya. Avluya ve gökyüzüne açılırdı evler. İnsanlar yabancılaşmazdı bu mahallede. Sosyal kontrolü ve bireyde ait olma duygusunu sağlayan bu biçim, yabancılaşma ve kozmopolitleşmenin önünde engeldi. Sokaklar boyunca serpiştirilmiş türbeler, mezarlar toplumun inanç değerleriyle bütünleşmesini, dünya ve ahiret dengesini kurmasını sağlıyordu. Dolayısıyla “insan insanın kurdu” olmuyor; homoekonomikusa dönüşüp canavarlaşmıyordu. Modernleşme başlayıp belediyeler kurulmazdan önce bütün hizmetler mahalle halkı tarafından yürütülürdü. Belediyeler kurulduktan sonradır ki halk bu hizmetleri belediyeden bekler olmuş, hizmetler aksamaya başlamıştı. Şehri adeta kollayan vakıf sistemi toplumun dirlikli yapısının en güzel örneğiydi. Hayrî ve avarız vakıfları aracılığıyla bütün hizmetler yerli yerinde ve eksiksiz yapılırdı. İnsanı eşref-i mahlûkat olarak yüce tutan, hiçbir ayırım gözetmeden hizmet sunan bir anlayışın ürünüydü vakıf sistemi. Evliya Çelebi İstanbul’daki imaretleri sayıp anlattıktan sonra şöyle söyler: “Ben elli yılda 18 padişahlık ve kırallık yer seyahat ettim. Hiçbir yerde bu kadar hayrat görmedim”. İspanya’da geçtiğimiz günlerde düzenlenen şarkı yarışmasında bir şarkı sözü şöyle diyormuş: “Benim kültürüm, Müslüman kültürü gibi deli değil. Müslümanların hayvan olup olmadığını anlamak için doğa kitabına baktım; gördüm ki orada hayvanlarla Müslümanlar-Türkler aynı”. Biz hiç böyle görmedik insanı. Kimseyi “öteki”leştirmedik. İstanbul’da hiçbir toplum kesimi ve insan “kimlik sorunu” yaşamadı. Her renkten, her din ve mezhepten, her meşrepten insan kendi inanç değerleri içinde, saygın ve onurlu bir hayatı sürdü İstanbul’da. Osmanlı’da gayrimüslimlerin kentlerin kendilerine ayrılan kesimlerinde yerleşmeleri bazılarının zannettiği gibi bir tecrit değil, geleneksel bir olaydır. Bu çok eski uygulama Orhan Gazi zamanında Bursa’ya yerleşen Yahudilerin kendi istekleri üzerine başlamış ve artarak devam etmiştir. Bursa’nın fethini müteakip, Bursa’daki Rumlar şehirde kalmak istemediler, Yahudiler bilakis orada kaldıkları gibi komşu şehirlerden diğer Yahudileri de davet ederek “Yahudi Mahallesi” ismiyle bir mahalle oluşturmuşlardır. Zira aynı dînî yapının etrafında toplanıyordu insanlar. Tıpkı çarşıda aynı meslekten olan zanaatkârların bir arada olması; aynı meşrepten insanların bir dergâhta buluşması gibi. İstanbul, onu kuran toplumun yabancılaşma duygusu yaşamadığı, kendi değerlerini sürekli yeniden ürettiği, kendinden emin bir toplumun şehridir. İncelmiş insan ilişkilerinin, sanatın ve estetiğin hâkim olduğu, insanların hayatla barışık olduğu şehirdir. Yunus’un deyişiyle, dost için yağın bala katıldığı yerdir. İstanbul’un ürettiği değerler gerçi bu yazının konusu değildir ve esasen ciltlerle yazılmakla bitirilememiştir. “Beyoğlu” demeyi ayıp sayarak “karşı” diye bahseden bir toplumun aydınları, aşağılık kompleksine kapılıp erdemlerinden sıyrılınca Beyoğlu’nun ürettiği değerler bütün ülkeye teşmil edilmeye çalışılmıştır. Tarih, toplumların şuurudur. Bugüne ait bilgimiz, dün ne olduğumuzla ilişkilidir. Toplumun kendi tarih/mekân boyutu ile yabancılaşması halinde, kişinin kendi vücudu ile yabancılaşarak sahte benlik içine girmesi gibi bir idrak kaybına uğraması kaçınılmaz olacaktır. Hem ülke, hem insan olarak bu uygunsuz pozisyona hapsedilmişiz. Uluslararası politikada vizyonsuzluğumuz, ülke içinde huzurlu bir toplum oluşturamamış olmamız, tarih ve değer bilincinden yoksun olmamızdandır. “Kimlik sorunu” diye nitelendirilen problem, İstanbul’da tecessüm eden bir gönül ikliminin yeniden tesisi ile aşılabilecek bir olgudur. Kimlik, insanın ilkel tabiatı ile kurgulanıyorsa elbette sorundur. Bu ilkellik, insanı en aşağı varlık mertebesine (esfele safilin) kadar indirir. Sade ülkemiz değil, dünyanın bunalımına verebileceğimiz cevaplar bizim ruh dünyamızdadır. Batılı düşünce adamları modernizmi, seküler dünyayı alabildiğine eleştiriyorlar. Rasyonel aklı yücelten, insanı (kendini) tanrı yerine koyan söylemin yanlışlığını anlatıyorlar. Fakat onların insanı aşağılayan, kan ve gözyaşı üreten makine uygarlığından başka dünyaya verebileceği hiçbir değer olmadı. Batı bugün hala hegomonsa bizim İstanbul gibi bir sanat şaheserini meydana getiren erdemlerimizi harekete geçirmiyor olmamızdandır. Seyyid Hüseyin Nasr Batı’ya ve bunalımlarına karşı en etkili cevabın tasavvuf olduğunu söyler. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak insanın, Allah’ın yarattıklarını koruma sorumluluğunun yeniden teyit edilmesi gerekmektedir. İnsana, tabiata ve cümle mahlûkata nasıl muamele edileceğini yeniden ve bir daha yaşayarak ortaya koymak bir görev olarak durmaktadır. Bu aynı zamanda insanı ve tabiatı, sorumsuz Batılı hegomonyanın “Tanrıyı kıyamete zorlayan” kötülüklerinden kurtarmak olacaktır. İstanbul Der-saadettir. Dünyanın başkentidir. Açe’den Bosna’ya, Bağdat’tan Kabil’e tüm kardeş şehirleri gözü yaşlı, o dünya güzeli yiğidin uyanmasını beklemektedir. 15:14 - 31/10/2006 - yorum yaz
|
Hakkımda Dostlar güzel gözlerini ekrana düşürsünler ki bizde kendimizi görelim. Ana Sayfa Profilim Arşiv Gülbang Sipesifik Sayıları Kategoriler Son Yazılar - TAŞ-KUŞ, BAŞ VE YAŞ Hasan EJDERHA - AĞARAN Mustafa Alper TAŞ - KİTABA ÇAĞRI SINAVINDA İNSAN Duran BOZ - [TAVSİYE] Şiir ve Mekân Beşir AYVAZOĞLU - HALKIN TERÖR KARŞISINDAKİ DERİN SÜKUTU Ali YURTGEZEN - EYVAH! TÜRKLER KÜRESEL AKTÖR OLUYORLAR. M.CELAL - SENET Hasan EJDERHA - BİR AHLAKÎ ERDEM OLARAK ADALET YAHUT İSM-İ ADL’İN İNSANDA - ROMAN NE ANLATIR Hasan EJDERHA - ÖMER HAYYAM Hasan EJDERHA - HİCAZ YOLUNDA 'TERKİB' BULMAK Ali YURTGEZEN - İSTANBUL'U AÇ GÜLZÂR YAP Ali YURTGEZEN - EVLİLİK BİLİMİ ÖLDÜRÜR MÜ? M.Celal - YANAN OCAK M.Alper TAŞ - KUZU OLDUM MELEDİM ARDIN SIRA Mehmet MUHARREMOĞLU - DEĞERLER ÂSİTÂNESİ: İSTANBUL İsmail GÖKTÜRK - ŞİİR RESMİ Hasan EJDERHA - KIŞ YOLCUSU M.Alper TAŞ - KİTAP VE DİL Ahmet Doğan İLBEY - BÜTÜN YOLLAR SANA ÇIKIYOR Sebahattin ÇELEBİ Arkadaşlarım • gokyuzudergisi • bloglist • veinsan • derinedebiyat |