| GÜLBANG |
HALKIN TERÖR KARŞISINDAKİ DERİN SÜKUTU Ali YURTGEZEN
Mostar’ın Kasım 2005 sayısında kendisiyle yapılan bir röportajda Mahir Kaynak, “Halk bir dağ kadar sessizdir. Halktan duyduğunuz ses, sizin verdiğiniz sesin yankısıdır.” diyordu. Halkı fazlaca hafife alan, onu “maddî bir kitle”ye indirgeyen bir iddia bu. Nitekim bu ifadenin yer aldığı bölümlerde halkın “sükût hali”nden ziyade bir “dağ” olması keyfiyetine vurgu yapılıyor; halk, sadece provokatif yüklemelerin nesnesi gibi takdim ediliyordu. Bu topraklarda bin yıldır birlikte yaşıyor olmanın birbirine benzettiği bir “millet”i yok sayarak yeni bir ulus inşa etmek adına resmî ideolojinin tabiata aykırı şablonunu dayatan eğitim sisteminin eğip büktüğü, tereddiye uğratılmış sun’i bir kalabalığı, hiçbir temel değere istinat etmeyen bir güruhu “halk” sayıyorsanız eğer, bunun “maddî bir kitle” olduğuna şüphe yok. Ama Türkiye’de hâlâ geleneksel referans kaynaklarından beslenen sivil gruplar, irfan sahibi, canlı ve aksiyoner topluluklar var. Mahir Kaynak’ın durduğu yerden görülemeyen, ancak içine girince veya içinde olunca fark edilebilen böyle bir halkın varlığı, devletluların ülkeyi anayasal düzen yahut kanunlarla yönettikleri vehmine rağmen, elan da Türkiye’deki huzur, sükun ve akl-ı selimin hakimiyetini sağlayan yegâne faktördür. Milletin sosyo-kültürel bakımdan daha alt ve kesif kısmı olan halkın, şartları icabı müstakillen fikir üretme, kendiliğinden harekete geçme kabiliyetinden mahrum olduğu, ancak kendisine verilenler istikametinde tavır alabildiği doğrudur. Fakat telkin ve takdim edilen unsurları, halkın hukukunu gözetmeyen aldatma maksatlı bir mekanizmanın, makyavelist bir yönlendirmenin aleti hükmünde görmek ahlâkî bir kabul değildir. Halkın basitliğinden ziyade yönetici elitin bayağılığına işaret eder. Maruz kaldığı enformasyonu bir öğünde tüketip bir sonraki etkiye kadar nötrleştiğini düşünerek halkın bütün bunların toplamından bir kimlik oluşturabileceğini hesaba katmamak, belki konjonktürün kaçınılmaz eklektizmiyle güdülenen türedi halklar için geçerlidir ama bizim gibi İslâm’la, tasavvufla, muazzam bir cihan imparatorluğu tecrübesiyle beslenmiş ve buradan son derece sağlıklı bir “millet” birlikteliği çıkarmış halklar için geçerli değildir. Türkiye’de eskiden olduğu gibi hâlâ ulemaya, hocaefendilere, mensubu bulundukları cemaatlerin büyüklerine, mürşitlere danışarak tavır belirleyen, rejimin sözcülüğünü yapan gazete ve televizyonlara itibar etmeyen kadim bir halk var. Ekseriya anlamlı bir sükuta başvurmakla birlikte zaman zaman kâl ile, zaman zaman da lisan-ı hâl ile arz-ı meram eden bir halk bu. Kamuoyu anketlerinin bütün manipülasyon cihazlarına rağmen bazen bilim adamlarının “çelişki” diye niteleyebildiği şaşırtıcı görüşler serdedebiliyor, verilen seslerin hilafına bambaşka yankılar gönderebiliyor karşı tarafa. Geçen yıl Boğaziçi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Hakan Yılmaz’ın başkanlığında Türk Muhafazakârlığı üzerine yapılan bir araştırmada, “Ermeni Konferansı, Orhan Pamuk vakası, Şemdinli Davası, Kurtlar Vadisi fenomeni, çuval olayı ve AB’nin mutat rencide edici tavırlarına gösterilen tepkilerden etkilenerek Türkiye’deki muhafazakârlığın orta yerinde devleti ve onu sarmalayan bir ideoloji olarak da seküler ya da dinsel yeni milliyetçilikleri bulacağımızı sanıyorduk.” diyen araştırmacılar, görüntünün aksine halkın devlete oranla açık ara “aile”yi öncelediğini hayretle tesbit etmişti. Çeyrek asırdır muhatap olduğumuz bölücü terör belası karşısında da geleneğe bağlı yahut “derin” halkın tutumu, beklenen yankıyı vermediği için görmezlikten gelinmektedir. Bunun yerine, yeni rejimin inşa ettiği kitlenin, cenaze törenlerindeki gibi, elbette samimi ama köksüzlüğün ve reaksiyonerliğin bütün kırıp dökücülüğünü barındıran hamaseti, biraz da devletin beceriksizliğini perdelediği için olmalı, halk tepkisinin en temel görüntüsü gibi sunulmaktadır. Ölümü asla bir trajedi haline getirmeyen, kaderden kaçılamayacağına ve dünyanın faniliğine inanan, gayr-i meşru şiddet karşısında sinmeyen Türkiye’deki kadim halkın, terörün “can derdine düşürerek korkutmak” amacına pabuç bırakmayacağı aşikardır. Yakın tarihindeki Ermeni ayaklanmalarını, katliam boyutundaki kanlı bilançosuna rağmen “patırtı” sözcüğüyle niteleyen bu halk, bugün de terörü kişisel konforuna halel getiren bir asayiş problemi olarak görmemekte, Batılı toplumlardaki gibi korku ve dehşet halinin çılgınlıklarına kapılmamaktadır. Fakat terör tehdidi karşısındaki bu pervasızlığına, bir kor olup can evine düşen evlat acısına, medyanın devlet destekli tahrikine rağmen yıllardır ses vermemekte, derin bir sükûtu tercih etmektedir bu halk. Hakikaten bir dağ gibidir. Sadece hacmi ve vakur duruşu ile değil, sükutu ile de bir dağ gibidir. Kadim halkın terör karşısındaki derin sükutu evvela bir irfanın icabıdır. Zira hissetmişlerdir ki bütün bu yaşananlar, araya kan düşürerek kin ve nefret tohumları ekmek suretiyle en az bin yıldır bir arada yaşayan kardeş halkları düşman haline getirmek amacına matuftur. Terörü lanetlemek adına dahi taraf seçmenin, neticede ortada iki taraf olduğu kabulüne hizmet edeceğini fark etmişlerdir. Bu hissiyatlarını olsun yüksek sesle telaffuz etmemeleri, devletlu takımıyla söylem beraberliğine düşme endişesindendir. Halkın sükutu saniyen bir anlamama halinin ifadesidir. Anlayamamak, her zaman bir idrak zaafının eseri olmaz. Bazen vakıanın kendisi anlaşılamaz, izah edilemez, mana verilemez bir nitelik taşıyabilir. Yahut bir manası vardır da o mana sizin müdrikenizin kavrayacağı türden değildir. Nitekim halk, devletin dağdaki üç beş çapulcuyla nasıl olup da bunca zamandır başa çıkamadığını anlayabilmiş değildir. Terör örgütünün arkasında olduğu ima edilen “dış güçler”in adını bir türlü öğrenememiştir. Dış politikada bugüne kadar bir dediklerini iki ettiğimiz vaki imiş gibi, düvel-i muazzamanın böylece üzerimizde tahakküm kurmak istediği iddialarını bir yere koyamamaktadır. Kurmaylarımızın gerilla üzerine düzenli ordu ile giderek dünya tarihinde bir ilki başarmak istemelerinden habersizdir. Düşük yoğunluklu savaş halindeki bir askeri gücün Nato için ne kadar gerekli olduğunu bilmemektedir. Hayatında eline silah almamış gençler birkaç aylık eğitimden sonra terörist avına çıkarılırken, Özel Harekat elemanlarının masa başı görevlerde istihdamındaki hikmeti kavrayamamaktadır. Zaten bu halkın doğum kontrolünün usullerine dair hiçbir fikri de yoktur. “Her zamankinden çok birlik ve beraberliğe muhtaç olduğumuz” diskurlarının bir iki cümle sonra nasıl olup da birliğinin en esaslı harcı olan Müslümanlığının ve bunun icaplarını yaşama çabasının “irtica” ithamıyla, terörle aynı kefeye koyuverdiğini çözememektedir. Sükût bazen biganeliğin ifadesidir. Terör konu olduğunda bir yığın majiskül kısaltma telaffuz edilmekte ve bu halk, teşrii yetkisine müdahaleler sebebiyle TBMM de dahil hiçbir majiskül kısaltmanın aslında kendisiyle ilintisi bulunmadığını düşünmektedir. Bazen patlayan bir bombanın, atılan bir kurşunun menşeine dair tartışmalara kulak verse de, neticede bunun kendisini ilgilendirmeyen “özel” bir “harp” olduğu kanaatine varmaktadır. Acılı ebeveynlerin şehit cenazelerinde zaman zaman karşılaştığımız “Biraz da onların çocukları ölsün!” isyanları bir yönüyle “Bu savaş halkın değil, onların.” kabulünü yansıtmaktadır. Ve daha global planda Amerika’nın emperyalizm karşıtı bütün mücadeleleri töhmet altında bırakmak için korkunç bir tehlike gibi sunduğu “terör”ün, bağlamından ve maksadından koparıldığında kaypak bir kavram olarak çok da anlaşılır bir manaya tekabül etmediğini görmektedir. Halkın ölçüleri “terör” gibi ne idüğü belirsiz bir tehditten ziyade adaletsizliğin, insafsızlığın, zulmün telinini öncelemektedir. Nihayet halkın bu derin sükutu, hakikatiyle bilmenin, görmenin, fark etmenin ama bütün bunları söyleyememenin ifadesi olabilir. Tasavvuf kültürü bu insanlara çok iyi öğretmiştir ki hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Görüntünün arkasındaki hakikati sezmek gibi bir Müslüman ferasetiyle mücehhezdir bu halk. Gerçeği bazen söyleyemez, bazen söylemekten özellikle imtina eder. Birilerinin terör kadar bu kadim halk(lar)ı ve değerlerini de tehdit addetmesi, sükut halindeki halkın perde arkasını görüyor ve onca gürültüye rağmen istenen yankıyı vermiyor olmasından kaynaklanıyor sanki. Ne yaparsınız, toplum mühendisliği projeleri eğitimsiz kitleler üzerinde her zaman başarıyla uygulanamıyor. 21:48 - 13/6/2007 - yorum yaz
|
Hakkımda Dostlar güzel gözlerini ekrana düşürsünler ki bizde kendimizi görelim. Ana Sayfa Profilim Arşiv Gülbang Sipesifik Sayıları Kategoriler Son Yazılar - TAŞ-KUŞ, BAŞ VE YAŞ Hasan EJDERHA - AĞARAN Mustafa Alper TAŞ - KİTABA ÇAĞRI SINAVINDA İNSAN Duran BOZ - [TAVSİYE] Şiir ve Mekân Beşir AYVAZOĞLU - HALKIN TERÖR KARŞISINDAKİ DERİN SÜKUTU Ali YURTGEZEN - EYVAH! TÜRKLER KÜRESEL AKTÖR OLUYORLAR. M.CELAL - SENET Hasan EJDERHA - BİR AHLAKÎ ERDEM OLARAK ADALET YAHUT İSM-İ ADL’İN İNSANDA - ROMAN NE ANLATIR Hasan EJDERHA - ÖMER HAYYAM Hasan EJDERHA - HİCAZ YOLUNDA 'TERKİB' BULMAK Ali YURTGEZEN - İSTANBUL'U AÇ GÜLZÂR YAP Ali YURTGEZEN - EVLİLİK BİLİMİ ÖLDÜRÜR MÜ? M.Celal - YANAN OCAK M.Alper TAŞ - KUZU OLDUM MELEDİM ARDIN SIRA Mehmet MUHARREMOĞLU - DEĞERLER ÂSİTÂNESİ: İSTANBUL İsmail GÖKTÜRK - ŞİİR RESMİ Hasan EJDERHA - KIŞ YOLCUSU M.Alper TAŞ - KİTAP VE DİL Ahmet Doğan İLBEY - BÜTÜN YOLLAR SANA ÇIKIYOR Sebahattin ÇELEBİ Arkadaşlarım • gokyuzudergisi • bloglist • veinsan • derinedebiyat |