| GÜLBANG |
KİTAP VE DİL Ahmet Doğan İLBEYBâzı kitaplar başucu kitabımdır. Yıllar geçer de kitaplıktaki yerlerine girmezler. Masada derde devâ ilaç gibi dururlar hep elimin altında. Bu bâzı kitaplar sessiz ve vakur, eski ve gelecek zaman kâhinleri gibidir benim için. Akşamdan sabaha, günden ertesi güne yürürken derdimi sorarım, fikrimi ve kalbimi açarım bu kitaplara. Dilimin anahtarı onlardadır. Dilimin gücü azaldı mı akşama kadar, geceden sabaha varmadan bu kitaplara gözümü sürer, yüzümü sürer, yüreğimi koyar, gönül ve fikir dilimi kavî kılmış olarak başlarım güne. Gündüz gün ışığında nesneleşen dünyada mecâlini kaybeden gönül ve fikir tâlimimi bu kitaplardan alır, azıklı çıkarım yola. Bu kitapların alâmet-i farikası, önce dil ve üslûbudur, sonra mevzû. Dil, mevzuu şefkatli bir ananın yavrusunu kucakladığı gibi her yanıyla kuşatıcı öncelikli bir unsurdur. İşte bu, önünde diz çökülen nâzenin bir mâşuk gibi, dili medenileştiren, mahluk haline dönüştüren kitaplar damarlarımda bir iksir gibi dolaşıp beni şifa dağıtan sayfalarına çekerek günlük, haftalık ve devam eden hayatımı fikirli ve bediî kılarlar. Gençlik yıllarımda, âmâ üstâdım Cemil Meriçin Bu Ülkesi az çarpmadı beni. Dile yaslamak istediğim gücümü sağlıyor, dile olan meftunluğumu vuslata erdiriyor, dile olan açlığımı doyuruyordu. Türkçeye olan karasevdam üstüne muharrik bir güç olarak tesirini kaybetmiş değildir. Ne zaman ki, ilim adamlarıyla aydınların vazife ve tavırlarında nisyan ile mâlül olduklarını görsem ve üniversite allâmelerinin (!) düşmanca duruşlarına bir mânâ veremez hâle gelsem, hemen o gece Mağaradakiler kitabındaki kendi ifadesiyle İsrafilin sûru gibi heybetli bir dilden neşet eden Hasbî Tefekkür yazısını üç-beş defa hatmettikten sonra çıkarım fikir ringlerine. Dahası var, şekeri yükselmiş bir hasta nasıl insülin vurulursa damarından; iştigalim, meşrebim ve menzilim arasında irtibat zayıflığı hissettiğim anda aynı kitabın Son Yaprak yazısını kana kana okur ve adeta sarhoş olurum. Yunus kitabı çokça yazıldı. Ama, Sezai Karakoçun Yunus Emre kitabı nasıl da o alemi, o ruhaniyeti, o mânevi iklimi nefes nefes, kare kare mekân ve mânasıyla yüreğime ve düşüncelerime emdirmişti öyle. Elbette mevzu, diğerlerindeki gibi Yunustu. Fakat bundaki fark dildi, sanatkârane bir bakış ve işleyişti. Maneviyatımı ve dost aşkını bende diri tutan, hatta bir vakit iflah olmaz diş ağrılarımın sızısını dahi unutturan Fethi Gemuhluoğlunun Dosta Dair kitabının gücü hiç eksilmedi nezdimde. Çokça yazılmış önemli kitaplarımızdan Yusuf ile Züleyha kıssası yahut menkıbesi de erbabınca değişik üslupta kaleme alınmıştır. Âmenna. Ancak okunduğunda takdir edilecektir ki, Nazan Bekiroğlunun yazdığı Yusuf İle Züleyha kitabı en derini, en ruhaniyetli ve kuşatıcılığıyla yazılmış ve bu mevzuda şimdilik nokta konmuştur. Kitabın kendi sahasında emsalsizliğinin ve belirttiğim hususları hak etmesinin tek saiki var: Dil ve üslub. Malum dinî kıssa yeniden yazılmış, fakat yürekten girerek yazılmış ve üsluba çekilmiş. Ama nasıl bir dille yazılmış öyle! Okuyup künhüne varan ve dilin kudretini bilen bilir değerini. İlahileşen bir büyük aşkın, nebilik makamına ulaşan Yusufun, Yusufta kendini bulup da ten aşkından Allah aşkına yükselen Züleyhanın hikayesi, sureti geçip bir baştan bir başa mânaya bürünen bir dille yazılmış. Kaç akşamdan kaç sabaha bu dilin rüyasına yatıldı ve çilesi çekildi ki ol Yusuf ile Züleyha kitabı meydana geldi. Kitabın her cümlesi Yunusun deyişiyle söylersem, dil var dilde dilden içeri anlamını bütünüyle ihata ediyor. Bundan böyle, yürek teri dökülen, dipten derinden nüfuz edilerek harmanlanan, her kelimesinde efsun olan bu kitap da başucu kitaplarım arasında olacaktır. Ehl-i dil olanların bu kitabı fark etmesini isterim. İrfanımız ve büyük dil coğrafyamızın şânına layık olarak Bosnadan Semerkanta, Bağdattan Kırıma kadar millet-i hâkimenin âzâlarında da okunmasını dilerim yürekten. Asırlar boyu yaşayıp gelen bizden bir târihî insan misâli, eşkâli ve ruhları günümüzde de dolaşan Osmanlıyla yaşıt şehirlerimizin sîret ve sûretlerine hulûl etmek duygusu çöktüğünde, Ahmet Hamdi Tanpınarın medeniyet ve mekân şuurunun inşasında emeği olan Beş Şehir kitabını birkaç gün yanımda taşırım. Hazret-i Peygamberimiz (sav.) ve Onun reşit halifeleri ile sahâbelerinin bütün insanlığı açıp gülzar yaptıkları, İslâm adalet ve ahkâmını yürürlüğe soktukları Asr-ı Saadetin mübarek vakalarını, imanından ve fikrinden taşra düşürmemek için taklit edilemez üslûbun bânisi, dilimizin büyük tâcidarı Üstad Necip Fazılın Çöle İnen Nur kitabını senede birkaç kez okurum. Gıda gibi her an ihtiyaç duyduğum bir dosta benzeyen ve içevimi aydınlatan bu kitapların yanında tek başına, mevzuunda Himalaya dağları gibi bir zirvede duruşu temsil eden yazılar da vardır. Selâset, sarâhat, söyleyiş ve telaffuzda akıcılık gibi iyi yazının özelliklerini ilmî ve fikrî mevzuların izâhatına giydiren Ali Yurtgezenin, fikir ve irfan dünyamızın el kitabı hususiyetini taşıyan, yani Kitab-ı Mesele-i Esâsi denilen mânâda Adam Olmak ve Halimiz Vaktimiz Yerinde mi? yazılarını temel irfanî meselelerimizin günümüzdeki içtihadı ve ilmihâli olarak okumadan yattığım vaki değildir. Nâcizane bende iyi yazı ve dil hastalık gibidir ki, bu derdimin dermanını da Ali Yurtgezenin istisnasız bütün yazılarında bulurum. Ahmet Haşimin Müslüman Saati yazısı, batılılaşmaya kurban edilen muazzez medeniyetimizdeki ezanî vakitler içerisinde geçen yaşayışımızı ve ibn-ül vakt (vaktin oğlu) oluşumuzu hayatımızdan çekip alanların mekanikleştirdikleri köhne zamanlardan bunaldığımda sığındığım yazılardandır. Ecdadımızın, Kurana ve Onu takip eden insan yazması kitaplara hürmetini hatırlatan ve bir muamele, bir siyaset etme sırasında Kitapta Yeri Var mı diyen tavrındaki ululuğu yâd etmek ihtiyacı duyduğumda Nevzat Kösoğlunun Kitap Şuuru yazısına müracaat ederim. Yetmişli yılların Anadolu gençliğinin vatan millet Sakarya ve Devlet-i ebed-müddet yollu büyük dâvâlara ve fikirlere kalkışları, vecidli ve trajik hayatları aklıma düşüp de titreme geldiğinde hemen, Ahmet Turan Alkanın nefis, cerbezeli ve yerli Türkçeden mürekkep Yatağına Kırgın Irmaklar yazısını bir müsekkin olarak okur ve ateşimi düşürürüm. Dil, âciz derununda hâşâ ikinci bir din gibidir; yahut dinin manalar alemine götüren büyük bir vasıtadır. 21:40 - 5/9/2006 - yorum yaz
|
Hakkımda Dostlar güzel gözlerini ekrana düşürsünler ki bizde kendimizi görelim. Ana Sayfa Profilim Arşiv Gülbang Sipesifik Sayıları Kategoriler Son Yazılar - TAŞ-KUŞ, BAŞ VE YAŞ Hasan EJDERHA - AĞARAN Mustafa Alper TAŞ - KİTABA ÇAĞRI SINAVINDA İNSAN Duran BOZ - [TAVSİYE] Şiir ve Mekân Beşir AYVAZOĞLU - HALKIN TERÖR KARŞISINDAKİ DERİN SÜKUTU Ali YURTGEZEN - EYVAH! TÜRKLER KÜRESEL AKTÖR OLUYORLAR. M.CELAL - SENET Hasan EJDERHA - BİR AHLAKÎ ERDEM OLARAK ADALET YAHUT İSM-İ ADL’İN İNSANDA - ROMAN NE ANLATIR Hasan EJDERHA - ÖMER HAYYAM Hasan EJDERHA - HİCAZ YOLUNDA 'TERKİB' BULMAK Ali YURTGEZEN - İSTANBUL'U AÇ GÜLZÂR YAP Ali YURTGEZEN - EVLİLİK BİLİMİ ÖLDÜRÜR MÜ? M.Celal - YANAN OCAK M.Alper TAŞ - KUZU OLDUM MELEDİM ARDIN SIRA Mehmet MUHARREMOĞLU - DEĞERLER ÂSİTÂNESİ: İSTANBUL İsmail GÖKTÜRK - ŞİİR RESMİ Hasan EJDERHA - KIŞ YOLCUSU M.Alper TAŞ - KİTAP VE DİL Ahmet Doğan İLBEY - BÜTÜN YOLLAR SANA ÇIKIYOR Sebahattin ÇELEBİ Arkadaşlarım • gokyuzudergisi • bloglist • veinsan • derinedebiyat |